Telefonumuzu elimize alıyoruz. Sadece birkaç dakika bakıp bırakacağız diye düşünüyoruz. Bir fotoğraf, bir hikâye, bir video… Derken fark etmeden başkalarının hayatlarında uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Tatiller, başarılar, mutlu ilişkiler, kusursuz görünümler. Ekranı kapattığımızda ise içimizde tuhaf bir his beliriyor: Sanki herkes hayatını mükemmel yaşarken biz bir şeyleri eksik yapıyormuşuz gibi. Modern çağın en görünmez tuzaklarından biri tam da burada başlıyor: beğeni tuzağı.
Sosyal medya platformları yalnızca iletişim kurduğumuz yerler değil, aynı zamanda kendimizi sürekli olarak başkalarıyla kıyasladığımız dijital vitrinler haline geldi. Psikolojide buna Social Comparison Theory denir. Bu teoriye göre insanlar kim olduklarını ve ne kadar başarılı olduklarını anlamak için başkalarına bakarak değerlendirme yapma eğilimindedir. Sorun şu ki sosyal medya gerçek hayatın tamamını göstermez; sadece en parlak anlarını gösterir. Kimse sıradan gününü paylaşmaz. Kimse başarısızlıklarını, kaygılarını ya da belirsizliklerini sürekli olarak sergilemez. Böylece karşımıza çıkan şey gerçek bir hayat değil, dikkatle seçilmiş bir vitrin olur. Beynimiz ise bu farkı her zaman ayırt edemez. Başkalarının en iyi anlarını kendi günlük hayatımızla karşılaştırmaya başlarız. Sonuç çoğu zaman aynı duygudur: “Ben yeterince iyi değilim.” Bu döngünün bir de biyolojik tarafı vardır. Sosyal medyada aldığımız her beğeni küçük bir ödül gibi çalışır. Beyinde özellikle Dopamine salınımıyla ilişkili olan ödül sistemi devreye girer. Bir bildirim geldiğinde kısa süreli bir haz hissederiz. Bu yüzden telefonu tekrar tekrar kontrol etmek isteriz.
Fakat bu ödül sistemi beklediğimiz gibi kalıcı bir tatmin yaratmaz. Aksine daha fazlasını istememize yol açar. Bir fotoğrafın aldığı beğeni sayısı, bir sonraki paylaşım için görünmez bir ölçüt haline gelir. Beğeni azsa hayal kırıklığı yaşarız; çoksa da bu seviyeyi koruma baskısı hissederiz. İşte tam bu noktada sosyal medya görünmez bir performans sahnesine dönüşür. Artık sadece hayatımızı yaşamıyoruz; aynı zamanda onu sergiliyoruz. Oysa insan psikolojisi sürekli karşılaştırma üzerine kurulu bir ortamda uzun süre sağlıklı kalmakta zorlanır. Araştırmalar, yoğun sosyal medya kullanımının özellikle gençlerde özgüven düşüşü ve yalnızlık duygusuyla ilişkili olabileceğini gösteriyor.
Belki de bu yüzden zaman zaman kendimize şu soruyu sormak faydalı olabilir: Gördüğümüz şey gerçekten insanların hayatı mı, yoksa onların hayatlarının seçilmiş fragmanları mı?
Gerçek hayat çoğu zaman sosyal medyada gördüğümüz kadar parlak değildir. Ama belki de tam bu yüzden daha gerçektir. Çünkü hayat sadece zirve anlarından değil, sıradan günlerden, küçük başarısızlıklardan ve sessiz ilerlemelerden oluşur.
Ekranı kapattığımızda fark ettiğimiz şey şu olabilir: Başkalarının vitriniyle kendi hayatımızı kıyaslamak yerine, kendi hikâyemize bakmayı hatırlamak.
Kendinizi keşfetme yolculuğunuzda yalnız değilsiniz. Klinik Psikolog Onur Elkin eşliğinde online terapi veya Arnavutköy Tıp Merkezi‘nde yüz yüze seans planlamak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Yazar: Klinik Psikolog Onur ELKİN
Kaynaklar
- Doğan Cüceloğlu (2016).İnsan ve Davranışı. Remzi Kitabevi.
- Üstün Dökmen (2019).Küçük Şeyler. Sistem Yayıncılık.
- Acar Baltaş (2017).Stres ve Başa Çıkma Yolları. Remzi Kitabevi.




