Eskiden mutluluk daha sade bir şeydi. Anlık, gelip geçen, bazen sebebi bile tam bilinmeyen bir histi. Şimdi ise neredeyse bir zorunluluk gibi. Sanki herkes iyi olmak zorundaymış gibi. Sanki üzgün olmak bir problem, kaygılı olmak bir eksiklik, mutsuz olmak ise düzeltilmesi gereken bir arıza gibi görülüyor. Gün içinde kaç kez “iyiyim” diyoruz gerçekten iyi olmadığımız halde? Kaç kez gülüyoruz içimizden gelmeden? Kaç kez “her şey yolunda” diyoruz, sadece açıklamakla uğraşmamak için? Yorgunluk biraz da burada başlıyor. Hissetmekten değil, hissettiğini saklamaktan. Çünkü artık sadece iyi olmak yetmiyor; iyi görünmek de gerekiyor. Sosyal medya bunun en belirgin sahnesi. Herkesin hayatı düzenli, üretken, mutlu, keyifli gibi. Tatiller, başarılar, güzel anlar… Ama kimse o fotoğrafın öncesini ve sonrasını göstermiyor. Kimse kaygıyı, belirsizliği, iç sıkıntısını paylaşmıyor. Ve bu da şu yanılsamayı yaratıyor: Herkes iyi, bir tek ben değilim. Oysa gerçek çok daha farklı. Herkes zaman zaman zorlanıyor. Herkesin içinde iniş çıkışlar var. Ama kimse bunu görünür kılmak istemiyor. Çünkü kırılgan olmak hâlâ riskli hissettiriyor. Çünkü insanlar güçlü görünmek zorunda olduklarına inanıyor.
Bu yüzden birçoğumuz iki hayat yaşıyoruz: Dışarıya gösterdiğimiz ve içimizde yaşadığımız. Dışarıda daha kontrollü, daha pozitif, daha “iyi”. İçeride ise daha karmaşık, daha gerçek, daha insan. Sorun şu ki, bu iki hayat arasındaki mesafe açıldıkça insan kendine yabancılaşmaya başlıyor. Kendi hislerini bile sorgular hale geliyor: “Böyle hissetmem normal mi?” “Neden ben böyleyim?” “Niye mutlu olamıyorum?” Belki de asıl soru şu olmalı: Her zaman mutlu olmak gerçekten mümkün mü?
Psikoloji bize bunun zaten gerçekçi olmadığını söylüyor. İnsan duyguları doğası gereği değişkendir. Üzüntü, kaygı, öfke… Bunlar da mutluluk kadar doğal ve gerekli. Hatta çoğu zaman bize bir şey anlatırlar. Bir sınırın aşıldığını, bir ihtiyacın karşılanmadığını, bir şeylerin yolunda gitmediğini… Ama biz o duyguları bastırmayı öğreniyoruz. Çünkü “negatif” olduklarına inanıyoruz. Çünkü kabul görmek için daha “iyi” görünmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Ve böylece hissetmek yerine rol yapmaya başlıyoruz. Ama insan sürekli rol yapamaz. Bir noktada yorulur. Mutlu görünmekten yorulduk. Sürekli güçlü olmaktan yorulduk. “İyiyim” demekten yorulduk. Belki de artık biraz daha dürüst olmaya ihtiyacımız var. Önce kendimize, sonra başkalarına.
“İyi değilim” diyebilmek…
“Zorlanıyorum” diyebilmek…
“Şu an böyle hissediyorum” diyebilmek…
Bunlar zayıflık değil. Bunlar insan olmanın en gerçek halleri. Çünkü gerçek yakınlık, mükemmel görünmekle değil; gerçek görünmekle kurulur. Ve belki de en çok ihtiyacımız olan şey şu: Her zaman iyi olmak zorunda olmadığımızı hatırlamak. Bazı günler sadece idare etmek de yeterlidir. Bazı günler güçlü değil, yorgun olmak normaldir. Bazı günler mutlu değil, sadece var olmak yeterlidir. Ve belki de gerçek rahatlama tam burada başlar: Mutlu görünmeyi bırakıp, ne hissediyorsak orada kalabildiğimizde.
Kendinizi keşfetme yolculuğunuzda yalnız değilsiniz. Klinik Psikolog Onur Elkin eşliğinde online terapi veya Arnavutköy Tıp Merkezi‘nde yüz yüze seans planlamak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Kaynaklar
Hochschild, Arlie Russell (1983). The managed heart: Commercialization of human feeling. University of California Press.
Gross, James J., & John, Oliver P. (2003). Individual differences in two emotion regulation processes: Implications for affect, relationships, and well-being. Journal of Personality and Social Psychology, 85(2), 348–362.
Higgins, E. Tory (1987). Self-discrepancy: A theory relating self and affect. Psychological Review, 94(3), 319–340.
Festinger, Leon (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140.
Kross, Ethan, et al. (2013). Facebook use predicts declines in subjective well-being in young adults. PLoS ONE, 8(8), e69841.




